Okul dönemlerimizdeki münazara alışkanlığı, galiba hepimizi yanlış yönlendirdi. Bize düşen konuyu körü körüne savunmak ve orta yolu bulamamak gibi, makul olmayan çizgilere sürüklendik. Ben de Ankara’da liselerarası yarışan bir ekibin (hasbelkader) başkanlığını yaptığım için bu hataları iyi bilirim. Finale kalan iki okulun münazara konusu Türkiye’nin kalkınması idi. Bize ‘Türkiye sanayi ile kalkınır” tezini savunmak düşmüştü. Karşı takım ise ‘Türkiye tarımla kalkınır” tezini savunuyordu. Gerçi Ankara Birincisi olduk ama hiç de istemediğimiz halde Türkiye’nin tarımdan hiçbir şey kazanmayacağı gibi aşırı fikirleri savunmak zorunda kaldık. Bakıyorum da, gençlik dönemimizde içimize yerleşmiş olan “münazara” mikrobu, her ulusal meselede kendini gösteriyor. Bundan önceki tartışmalarda olduğu gibi, düşünce üretenler Avrupa Birliği konusunda da iki cepheye bölündü. Avrupa Birliği’ ni savunanlarla, buna karşı çıkanlar, giderek şiddetlenen bir tartışmanın içine sürükleniyor. Ve her zaman olduğu gibi serinkanlı değerlendirmeler ve düşünce tartışmaları yerine, kişisel suçlamalar devreye giriyor. Hayatım boyunca tanık olduğum gibi, insanların “yurt sevgisi” sorgulanıyor. Bir takım Türkler, başka Türkleri “hain” ilan ediyor. Oysa burası herkesin yurdu, her yurttaşın anasının atasının toprağı. Çok az sayıdaki sapık ve ajan dışında, insan kendi toprağına, ulusuna, halkına niye kötülük etmek istesin ki! Bu yüzden herkes birbirine güvenmeli, saygı duymalı ve tartışmalar karşılıklı suçlamalara değil, akıl yolunu bulmaya yönelik olmalı. Lütfen bu yazdıklarımı temelsiz bir iyi niyet dileği olarak algılamayın. 11 yıl değişik Avrupa ülkelerinde yaşadım ve her ay bu ülkelerdeki tartışmaların içindeyim; uygar dünya böyle tatışıyor. Bu cümlelerle “uygar değiliz” demek istemiyorum ama münazara alışkanlığı ve bir imparatorluk yitirmiş olmanın yarattığı büyük travmanın tortuları bizi sağduyulu tartışmalardan alıkoyuyor. “Münazara” dönemini aşmak ve bir düşünce olgunluğuna erişmek zorundayız.
