Mesut Yılmaz hükümeti giderayak Demirel’e bir iyilik yaptı ve yüz bin liralık banknotların çıkışını yeni hükümete bırakmadı. Böylece Türkiye’de kısa bir süre için yüz bin devri başlıyor. Sonra beş yüz bin devrinin yaşayacağız. Giderek bir milyonluk banknotlar olacak manav ve balıkçıların kara önlüklerinin cebine bir kanguru yavrusu gibi tıkıştırdıkları. Gerçi yüz binlik banknot büyük bir para gibi görünüyor ama dövize çevirirseniz yirmi Amerikan doları tutarında. Demek ki yüz binlikler bir diğer ifade etmiyor. En büyük para birimi yirmi dolar olan bir ülkede, bankalar arası işlemler de batı ölçütlerine göre yapılmadığı için, gene kese kağıtlarına, naylon torbalara, bavullara, paralar tıkıştırılacak ve bu bavulları taşıyan kişiler, her köşe başında spreyli bir soyguncu bekleyerek, ürkek ve tedirgin bir telaşla banka şubelerine koşacaklar. Para deyip geçmeyin. Bir ülkenin yaşamında paranın ne kadar önemli olduğunu kendi ömür dilimimiz içinde gözlerimizle gördük, yaşadık. İlkokulda ortası delik yüz para ile tanışan bizim kuşak, şimdi yüz binlik banknota ulaşmış durumda. Bavulla para taşınan bir ülkede hala “gavur parasıyla bile on para etmez” deyişi gündemde. Bozulur ve para ilişkisi akla hemen Almanya’yı ve biri zamanlar içinde bulunduğu korkunç enflasyonu getiriyor. Stefan Zeweig bu dönemi “cadılar töreni” ne benzetiyor. Büyük düşünürün yazdıklarını “Dünün Dünyası “adlı kitabından birlikte okuyalım:” Mark birden düştü. Durdurulamıyordu. Aklın alamayacağı milyonlarcalık sayılara değin düştü ve düştü. Paranın değerden düşmesinin gerçek cadılar töreni şimdi başlıyordu. Bizim Avusturya Kronunun bire on beş bin gibi akla sığmaz düşmesi bile bunun yanında masum bir çocuk oyunu kalırdı. Bunu, ayrıntıları ve inanılmaz yanlarıyla anlatabilmek için kocaman bir kitap yazmak gerekirdi. Böyle bir kitabı günümüz insanları bir masal sanırdı. Öyle günler gördüm ki, sabah elli bin marka aldığım gazete için akşamüstü yüz bin ödemem gerekti. Yabancı parası bozduracaklar, bunu saat saat yapıyordu. Çünkü saat dörtte, üçte aldığının çok daha fazlasını, saat aldıysa, altmış dakika öncekinden daha çoğunu alıyordu… Tramvayda bilet parası olarak milyonlar ödeniyor, kağıt paralar devlet bankasından bankalara kamyonla taşınıyordu. Aradan iki hafta geçmeden, yüz bin Marklık bir banknot yağmur oluğunda bulunuyordu da kimse dönüp bakmıyordu, bir dilenci bile burun kıvırıp atıveriyordu… Kırık bir pencerenin onarımına ödenen para, bir zamanlar bütün bir evin değerini karşılardı. Bir tek kitabın parasıyla eskiden yüz makinelik koca bir basımevi satın alınırdı. Yüz dolara Kurfurstendamm’da altı katlı bir sürü yapı satın alınabilirdi. Bir el arabasına ödenen parayla eskiden bir fabrika verirlerdi. Limanda unutulmuş bir sabun sandığı bulan oğlanlar aylarca otomobille yıldırım hızıyla dolaşıp prensler gibi yaşarken, bir zamanın varlıklı kişileri olan ana babaları bir lokma ekmek için el açar durumdaydı. Hamallar bankerliğe başlıyor ve her türlü yabancı para üzerine hava oyunları çeviriyordu. Ama bütün bunların üzerinde, Hugo Stinnes , yükseliyordu. Mark’ın hızlı düşmesinden yararlanıp kredi hacmini alabildiğine genişletiyor, kömür ocakları ve gemiler, fabrikalar ve hisse senetleri desteleri, saraylar ve çiftlikler, sözün kısası neyi bulursa satın alıyordu. Aslında, bütün bunları sıfır karşılığı ele geçiriyordu. Çünkü her aldığının tutarı, her yeni borcu, hemen sıfıra düşüyordu. Çok geçmeden Almanya’nın dörtte biri onun elindeydi. Göze çarpan başarılardan her zaman başı dönmüş olan Almanlar, onu büyük bir deha sanıp çılgınca alkışlıyorlardı. Orada burada dolaşan binlerce işsiz, lüks otomobillerle geçen ve koca bir travmayı kibrit kutusuymuş gibi satın alıp veren vurgunculara ve yabancılara yumruk sallıyordu. Biraz okuyup yazması olan herkes alım satım işlerine ve hava oyunlarına dalmıştı. Kazanıyor, kazanıyorlardı… Tarihi oldukça bildiğimi sanırım. Ama böyle bir deliler evi bölümüne-böylesine dev ölçülerle -hiçbir tarih yaprağında rastlamış değilimdir.